Yazarımızın Kaleminden

Eğitim Bir Sen'in Duran Saatler adlı kitabında yer alan "Şairler Tepesi" adlı eser, Akarsu Çok Programlı Anadolu Lisesi Müdür Yardımcısı Yazar Ali Kayıkcı tarafından kaleme alınmıştır. Yedi Güzel Adam ve Necip Fazıl'ın gönül dünyasından okura seslenen yazar; Allah kentinin işçilerini barındıran, hamiyetperver ülkemizin fedakârlığını duygu yoğunluğu içerisinde işlemiştir.

ŞAİRLER TEPESİ

Yedi güzel adam şiirden sur mu üfledi bugün? Zelzele karşısında kumdan kaleler can pazarı mı? Yarım bırakmak hissi, gayriihtiyari sarıyor ana yüreği. Enkaz altında eziliyor umut. Örseleniyor saadete koşan hayâller. Zamansız ayrılıklar saati, kefensiz canlara müsaade etmek için mi işler? Biliyorum. Yine de kesmiyorum tam ortasından sebatı. Anadolu’nun nasırlı ve yoksul ellerini; yüzyıl aradan sonra yine, tekrardan, sımsıkı tutmanın verdiği heyecan on iki şubatı anımsatıyor bana. “Maraş’ın ikinci kurtuluşu olsun.” dileği, ruhumun doruklarında dalgalanan al sancağa duyduğum inançla yerine gelecek. Biliyorum. Ümitsizliğin; yaramaz bir çocuk gibi beni çekiştirmesine, durdurmasına aldırmıyorum. Adımlarım, can kıyısına vuran dalga çünkü. Bekletmemeliyim kimseyi. Can randevusu bekletmeye gelmez ki! Hatay’ın, Diyarbakır’ın, Peygamberler şehrinin üstüne titremeliyim. Kapaklanıyorum her birine. Can siperaneyim şubat sofrasında. İliklerime soğuk değil, katıksız cesaret işliyor. İnsanlığı kolluyorum doyasıya. Koşun, nidaları yankılanacak her yerde! Hissediyorum. İşte soluk soluğa, omuz omuza dizilmiş evler, nahif ruhlu karakterler, cennet kaçağı melekler. Birbirine komşu güzellikler, kardeş ülkeler. Yekpare olup gönül evimde vücut bulmuşlar. Mukabele ediyorlar asrın felaketi karşısında, mazlumlara kendini adamış, hamiyetperver ülkeme. Bir can, bin bir can taşır. Bu düşüncedeler! Bu yüzden karalar, ummanlar aşmaya hazırlar: envaı kimlikler, renkler, diller, dinler… Ne güzel kıpırdanış, ne güzel dalgalanma, bu! Ne güzel, yeryüzünün uzakları yakın eden iyilik denizi!

Zelzele karşısında anaların yürekleri ağzındayken, yazmaları ise gözyaşı durağı olup ıslanmışken dualar yurdumun başucunda mucizevi bir sese dönüşür. Ayakları yere basan mucizevi bir ses. Tahayyül et! Sokulur usulca, dostça. Kayıtsız kalamazsın ona. Ölü toprağı serpilmiş bir iradeye bile tesir eder. Ne mi der? Ne olacak! “Dirayetim, merhametim. Dirayetim, milletim. Dirayetim, vatanım. Gayrısı mukadderat! Yaradan’a tevekkül.” Bu alçakgönüllü cümleler içimi bir hoş ediyor. Zamanın büsbütün dışında bir yerde durduruyor beni: “Can yanımsın, Maraş! Göbek bağımsın, gönül bağımsın Maraş!” diyen bir sese kulak vermeme vesile oluyor. Dönüp bakıyorum. Evet! Tanıdım onu. Rasim abiydi. Gül Yetiştiren Adam’dı, o. Ölümü öldürmüştü. Şiir şehrinin yedi güzel adamı! Yedi coğrafyanın sesiydi: “Vicdan kuyusuna dalıp rahmeti kova kova çekin, sıyırın iyiliğin her zerresini ve saçın bu cevheri. Kuşluk nasibi olsun enkazda kalmış kula, sebili viran olmuş kuşa. Can suyuna karışsın gün ağarmadan. Bu kızılca kıyamet karşısında memleketimin bir yanı azamet, diğer yanı rahmet olsun. İnan, buna Ali’m!” Adımı nereden biliyor ki? Ruh ikizi arayışım neticelenmiş oysaki. Yeni fark ediyorum! Zamanın büsbütün dışında olmama bağlıyorum. Özür dilerim yine de. Rasim abi ise: “Memleketim iyiliğe davetkâr. Çok lütufkâr. Yurduna ise her zaman duacıdır. Bu anane hiç şaşmaz. Vicdan çatlağı sinemde hiç açılmaz. Anamın ak sütü zayi olmaz. Çok şükür Rabbime!” diyor. “Anlıyor musun?” Evet! İnsan içindeki dehlizlerde kurduğu dünyaya ara sıra kulak verir, gönül uzatır. Benim yaptığım şimdi bu. O heyecanla saatlerce dinleyebilirim onu. “Şairler Tepesi bugün ayaklandı, Ali’m! Ben, Akif İnan, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Sezai Karakoç ve Üstat Necip Fazıl. Arşınlıyoruz kederi soluyan şehirlerimizi. Kudüs Şairi -Nuri abimiz- Şairler Tepesi’ne Bizim Miracımız 6 Şubat, diye yazdı. Şiirin başkentindeki Şairler Tepesi’nde Kur’an kitabesini okuyan yedi uyurlar değil yedi uyanmış, yedi inanmış ruhuz biz. Zafiyetin belini bükmek, korkunun üzerine gidip cesareti dikmek, ortak hafızayı uyandırmak gayemiz. Ne de olsa hafızayı beşer nisyan ile malul iken üstümüze vazife sayıyoruz bu ereği. Dizelerimiz bugün gönülleri tutuşturan gözyaşıyla yoğruldu, kan oldu, can oldu, ihsan oldu. Bir bilsen! Kaybedecek zaman yok.” Anlıyorum. Gül yetiştiren adam, vatan gülüne kol kanat geriyor, diyorum. Aynı denize dökülen iki nehir sanki onunla duygularımız. Ruh ikizim olduğunu unuttum bir an. Alaattin Özdenören affetsin beni. Hasretlik gidermek ferdaya kalsın deyip elim kalbimde uğurluyorum onu. Payıma, avcuma ilham dolu kocaman bir veda düşer.

Yurdumun yüreğine biraz su serpilir gibi olur. Yudumlayanı aziz olsun! Yudumlayanı dert görmesin, demek bana düşüyor.

Karınca izi ya da kum tanesi kadar da olsa katkı sunmak nadide ülkemin güzel yurttaşlarının öteden beri paha biçilmez fıtratıdır! Az kalsın, Kökü mazide olan atiyiz, demeyi unutuyordum. Neyse ki hatırladım. Söylemiş bulundum. Asrın felaketi zaman mefhumunu yitirmeme neden oluyor. Keşke şu günlerde yitirilecek tek şey, o olsa! Değil mi! Alın yazımın penceresi açık kalmış olmalı. Üşüyorum. İnsan sadece soğuktan üşümez, biliyorum. Açlıktan üşür, sevgisizlikten, ayrılıktan, hasretten, unutulmaktan ve en zoru da annesizlikten üşür. Benim listem, bu. Mahşer pazarından payıma düşen liste, ne yazık ki kabarık! Sıralarken, söylerken utanıyorum. Alın yazımın penceresine kondu Yusufçuk kuşu. Öterken ağlıyor sanırım. Ya da bana öyle geldi. Takip etmemi istiyor onu. Pençesinde bir not: “Kalbini, vatanın yaralarına süren her yurttaş kutsallığı hak eder.” Ne güzel bir söz! Acının anlam ve önemi. Burnumun direğini, tam orta yerinden sızlatıyor. Neredeyiz ki? Ah, bir bilsem! Karanlık bir denizde yüzer gibiyim. Gözyaşından tüten ahlar, vahlar ve dualardan göz gözü görmüyor. Kırık bir serlevha ayakucumda: Habib-i Neccar Camii. Hatay’dayım. “Sınırdaki Ay” dayım. Yusufçuk kuşu kayboldu. Kur’an’ın kalbinden çıkan bu meçhul kişi de kim? Bir siluet yürüyor Allah evinin avlusunda. Bana dönüyor. “Benim, Ali’m!” diyor. “Şairler Tepesi’nden Sezai abin. Sezai Karakoç. Hatay benim miracım, bugün. Söz verdik Nuri Pakdil’e. Sürgün ülkeye geri döndüm. Zelzeleye mukavemet etmenin zamanı. Bak, gün ağarırken Allah kentinin işçileri yola düştüler. Kurtuluşta onlar, merhamette onlar. Erzincan’dalar, Van’dalar, Gölcük’teler. Kâh sıcak bir çorbayı veren el, kâh dişinden tırnağından arttırdığını esirgemeyen el! Kâh uçsuz bir erdemin üzerinde yaraya, gözyaşına, teselliye, on bir şehre değecek el! El ele, gönül gönüle olmuşlar. Bugün de Hatay’da, medeniyetler şehrinde, sırtlarındaki küfeyi dayanışma ruhuyla doldurmakta kararlılar. Bak, diriliş neslinin tırnaklarına! Taş denizinden topluyor canları. En güzel rüyanın altında oyuncaklarıyla kalanları. Sırtlarındaki küfeyi, amel defterine boşaltırken, “Gökten düşen dilek elması, uyumazdan önce masal içmiş çocukların düşlerini taş olup kanatmasın, geceye yıldız olmuş tatlı gülüşlerini felaket incitmesin,” diye eller göğe uzanıyor. Dua ediyorlar.” Yusufçuk kuşu tekrar belirdi. Sezai abinin tam kalbine kondu, gözünün akını yudumladı. “Allahaısmarladık, Diriliş Neslim! Allahaısmarladık, Ali’m!” der demez kayboldular. Zaman mefhumunu sayısız kez yitirmek arzusuyla kozmik zaman yolcusu olarak hep kalmak istiyorum şu an. Allah kentini işçisi olmak, bu iştah, fevkalade yüreğimi okşar; gururuma ebedî kanat olur. Anlatamam. Ağlarım. Göz pınarlarımda hüzün acı acı tüter.

Zelzele; öğle sularında ikinci kez çok katlı mezarlıklar, çok katlı yeisler seriyor bizi biz yapan değerleri sınarcasına. Ne büyük bir sınama bu, Allah’ım! Moral değerleri anımsatmak lazım. Kuruntu bataklığına saplanıp kalmak da neyin nesi? Asrın felaketi dadandı bir kez bağıma! Gözü on bir şehirde. Cana doymak, hatıraları, dayanışmayı kefenlemek ister! Ne olmuş. İstesin! Nafile bu istek! Üzerinde durmaya değmez. Çürüdü mü ki vicdan toprağında insanlık ekini? Bu kanıya vardın. Bak! Allah kentinin işçileri durmaksızın çalışıyor. Görmüyor musun? Ümitsizliğe mi müptelasın yoksa sen? Yine de bu sözlerin üzerine iyiliğin bu coğrafyada kuruduğunu düşünüyorsan. Aldanıyorsun. Gerçek şu ki dallanıp budaklandı, göğe uzanıp Yaradan’a ulaştı. Hem altın ateşte insan mihnette belli olurken yakışık alır mı? Elini eteğini çekip gitmek, çaresizliğe düşmek, cılız bir rüzgâra mağlup olup yıkılmak. Söyler misin? Yakışık almaz. Öyleyse gönlümüzün, dilimizin, düşüncemizin ulaşabildiği her yere, en onulmaz yaraların üzerine, gür saçlı, upuzun sevgiyi bol bol sürmeli! Hiç kuşkun olmasın. Atalarımızdan edindiğim müktesebatları anımsamanın yeri ve sırası şimdi. Ne dersin? Haklısın. Ben ülkesini ikna eder gibiyim. Boylu poslu ülkemin merhameti, merhemi olmak istersen bak, enkazdan kurtulmaya ramak kalmış kadına! İnancından taviz vermemek için başörtüsünü isteyen imanı sevilesi (Nene) Hatun teyzeye! Ya saatlerdir enkaz altında son nefesini çoktan tüketmiş kızının ellerini bir ân olsun bırakmayan gözü yaşlı babaya ne demeli!

Sayın Ben, hiç cennete uğurlanırken babanın elini tuttun mu, demek geliyor içimden. Dahası da var: Arama kurtarma ekibinden biri, alın terinden dolayı başı dumanlı, inançlı bir dağ. Kumpanyasını bir türlü yiyemiyor. Boğazı düğümleniyor. Zonguldak’taki yavrusu gözünün önüne geliyor. Sevdiklerinin enkazda kalma ihtimali, onları yitirme endişesi zihnini ısırınca yekinip son takatiyle, beton bloklara bir ses işitme arzusuyla tak tak vuruyor. Bu zevahirden pay almak; tarifsiz bir koruma hissiyatıyla beraber bireyin cemiyeti, kadim şehirleri kendi dünyasında yaşatma onuruna kapı aralıyor. Ateş bu kez düştüğü yeri değil vatanı yakıyor. İşte bu derunî sorumluluk, atalar yadigârı vefanın omzuna başını koymak gibi insana huzur veren çok ender bir duyguya rast gelmek kadar mühim bir varlık sebebine dönüşüyor: kıyasıya yaşatmak ve karınca kararınca olsa da inayetin ucundan tutmak. Aksi halde ruh yatışmaz, köpürür, bunalır, beden duvarını aşmak ister. Suçluluk duygusu ikide bir ensede boza pişirmeye kalkar. Bilmem anlatabildim mi?

“Nefes almaktan hicap duyar bazen insan. Nasıl hicap duymasın ki? Can sığınağı viran şehirler, toplu iğne başı kadar umut ışığına muhtaçken, yaralar henüz kabuk bağlama safhasına geçmemişken yaşamak, yüz kızartıcı bir suça ortak olmuşçasına insanın kamburu olur. Yaşa, yaşayabilirsen bu kamburla. Hayır, asla! Üstelik kâğıttan evlerin yanında ağıt yakıldığını görünce kahrolursun? Kahroluyorum. Sahi kâğıt evler, kâğıt helvaya hasret çocuklara neden acımaz? Bu suale cevap arıyorum. Yok mu, bir cevabınız? Sağlık olsun. Dünyalıklar bol olsun(!) Yaşatmak adına kaderin satırlarına yazacak milyonlarca dileğim var. Sözgelimi, yürek kabarcığım yurdumun hiç dinmeyecek acısını toplasın, istiyorum. Birinci sırayı, seve seve Haluk abiye veriyorum ama. Ne de olsa o, can telaşındakilere bir an önce ulaşmak için kepçe olmak istediğini beyan ediyor. Öncelik sırası onun. Bu nazik teklifimi gıyaben kabul edeceğini biliyorum. Yusufçuk kuşunun dileği de depremin pençesine yakalanmasın diye şehirlere uçmayı öğretmekmiş. Az önce kulağıma fısıldadı. Kışın göğü, beyaz böcekleriyle toprağın göğsünü kabartırken omzuma dokunan bir elle irkiliyorum. Az önce, kolonları kesip sana ulaşacağız diyen Afat görevlisine: “Kolumu mu keseceksiniz?” diyen çocuk, o. Ah, çocuklara özgü o masumiyet! Ne güzelsin! Keşke, hiç büyümese, hiç yaşlanmasa! Bir somun uzatıyor bana. “Al!” diyor. Onunla gelmemi istiyor. İyi de nereye? Hem saatlerce enkaz ve ben, et ve tırnak olmuşken. Hadi, gel! diyor. Yine de onu kırmıyorum. Yürüyoruz. Etrafta Allah kentinin işçisi, gönüllüler, gönüllere seferber. On bir devasa kurşuna maruz kalmış ülkemi yaşatmak için canhıraş koşturuyor. Kızılay’ın kan bağışı çağrısı için sıraya giriyor. Ne de olsa kan sesi, adını sanını bilmediğin kula can sesidir. Bilmez miyim? Her yerden, fildişi kuleden bile duyulur. Kaçamazsın. Öyle değil mi? İşte kuyruklar uzadıkça uzuyor. Geldik burası, diyor çocuk. Darende’deyim. Somuncu Baba Külliyesinde. Zamanı sımsıkı tutan dizginleri, elime kim verdi, ne amaçla verdi, bilmiyorum. Külliye açmış çoktan kapılarını. Geçmişi mi yâd ediyor? Sormam kabahat! Bilincimi yoklamak için elimdeki somuna bakıyorum! Müminlere, somun diyen zatta kim? “Benim, Ali’m! Ümmetin kulu, Necip Fazıl! Malatya, benim miracım bugün! Şairler Tepesi’nde söz verdim Nuri Pakdil’e.” Bir gün ruhunu yatıştırmak için gönül kürsüsünden kimin seslenmesini istersin, diye bir soruya muhatap kalacağımı bilsem! Üstadın adını söylerdim hiç şüphesiz. İşte karşımda. Heyecanımı maruz görün. Türk edebiyatının en mistik şairi, maveradan gelmişçesine “Somun, müminler!” diyor. İyi de neden kimse onu tanımıyor? Değil mi ki tevazu, şairin peygamber hırkası? Unuttum bir ân. Özür dilerim. Zaman, zihnin sokaklarında köşe kapmaca oynar mı? Oynuyor o sıra. Savuruyor ben ve üstadı. Enkaz ve ben, et ve tırnak olmuşken. “Bak Ali’m! Mehmetçik Hitabesi okunuyor enkazının başında. Bu, dirilişin Fatiha’sıdır. İnsanüstü fedakârlığa çağrı olsun diye Mehmet’ime, öz yurduma yakılmıştır.” Sayrılı bir sesle: “Anlıyorum, Üstadım!” diyorum. Alnımda şühedamın şefkati dolaşıyor sanki. Beton bir tabuttan çıkıyorum. Üstat: Kurtuldun, Ali’m. Ruhundaki söküğü dikmek de Mehmetçiğime nasip olacak, biiznillah. Hüzün demini aldı Mehmet’im. Artık doldur sen de gözyaşını kalp tasına?” diyor. Sedyenin başında Mehmetçiğin ağladığını duyuyorum.

“Allah’ın selamı üzerinize olsun.” diyor Üstat. Sonra uzaklaşıyor, tevazuyu döke döke uzaklaşıyor. Uzaklaşmayan, uzakları yakınlaştıran bir duygudaşlık var ortada. Aynı göğün altında aynı çilenin öp öz kardeşi, olmayı salık veriyor, kitlesi açık deniz kadar engin. Uçsuz bucaksız bir duygudaşlık, bu. İyi ki var! Sayesinde asrın felaketinde dayanışma adına yoksulluğun çaresizlik olmadığını, yoksulluğa sitem etmemek gerektiğini idrak edersin. Bu hassasiyeti hücrelerime kadar hissetmek gibisi yoktur! Onur duyabilirim.

İnsan, uzvuyla vedalaşır mı hiç? Şu yıkıldı yıkılacak balkondaki çiçeğin nabzı enkazdakiyle aynı atar mı? Peki, çiçek solmadan umut solar mı? Ah, ne çok sualim var! Sual ormanına dalıyorum ağaçları beton tabut olmaya namzet, yeşili kelimeişahadete davet. Az önceki suallere cevap olarak hep bir ağızdan: evet! diyesim var. Susuyorum. İçimi lütfen sormayın. Gürültüsü bol bir suskunluğu var. Mazur görün onu da. Millî yasımız var çünkü. Yer, gam yüzüyken gökyüzü, Engel oluyorsa ayağımı da kesebilirsiniz diyen Sema’nın sözünden sonra mavi derisini siyah ırktan biriyle değiştirmek için ısrar ediyor. Karalar bağlanıyor telgrafın tellerine. Tütün tarlası, bir daha göremeyeceği ırgat işçilerinin zamansız ayrılığına acı tütün sarmakla meşgul. Sokaklar hüzün denizinin iki yalnız kıyısı. Adına türküler yakılan şehirde karaya vurdu çocukluğumun ölüsü. Defin işlemleri bir kereye mahsus taziyesiz gerçekleşiyor. Hem kimsesizliğin sesi çıkmaz ki! Neme gerek! Hattı zatında bilirim. Sahra Hastaneleri ölümü def eden evrensel yaşam bahçeleri. Ne de olsa iyiliğin rengi de ırkı da ortak paydada insanlık. Değil mi ki? Yaşam kavgasının bir yanı kaosu yatıştırmak bir yanı umudu yeşertmekten, çoğaltmaktan geçiyor. Ölümün gölgesinde telkinde bulunmak bir öğretmen olarak bana düşüyor. Anıların kemikleri etrafa saçılmış: çıngıraklar, resimler, şiirler, patikler, beşikler... Teselli olmak üzere bir insan kisvesine bürünür. Çok sesli bir mezarlıktan topluyorum onları. Kimsesi kalmamış bir afetzedenin isteğini yerine getiriyorum. Gözyaşım aynı yağmurun damlası onunla. Çocukluk mu yoksa yaşanmışlıklar mı desem, artık neyse o, kanadındaki tozu yitirmiş bir kelebek; günümüze bir daha uçamayacak. Ah, bu yeis! Neden terk etmezsin beni diye söyleniyorum. Arama kurtarma ekibinden bir Afgan, elime bir kâğıt sıkıştırıyor. “Oku!” diyor. Yaradan Rabbimin adıyla okuyorum. Ümitsizliğin ardında nice ümitler var, karanlığın ardında nice güneşler var. Ağlıyorum. Türkiye’nin Kovid zamanı Afganistan’a yardımını unutmadıklarını ilân ediyor. Sonra enkazları dolaşan kişiyi işaret ediyor. Yürüyorum ona doğru. Sahipsiz enkazları bekleyen Rıdvan meleğini görüyorum. Elinde bir saat var. Dirilişi muştuluyor. “Benim, Ali’m!” diyor. “Şairler Tepesi’nden Erdem abin. Adil Erdem Bayazıt. Adıyaman benim miracım, bugün. Söz verdik Şairler Tepesi’nde Nuri Pakdil’e.” O davudi sesiyle devam ediyor: “Afganistan’dan İpek Yolu görülür. Vefanın gür sesi her dem, ker kadem duyulur. Şu duran saat (04.17) asri ölüm doğurur. Adıyaman’ın diriliş saati Allah kentinde tez vakitte kurulur. Mümbit ovalarımız kan yeşiliyle boyanır. Hasreti sırtında taşıyan yaman yollarımız boydan boya yarılır. Hüzün kesiği Anadolu adası, pamuk ipliğiyle yaşama sarılır. Öldü denilen Adıyaman’ın diriliş saati, Allah kentinde tez vakitte kurulur.” Umut şairi, madenci titizliğiyle umut saçıyor kanayan yaralarımıza.” diyorum. Allah razı olsun.

Ünsiyet bağını sımsıkı örüyorum hiç kopmamacasına. Haddim olmadan sıla ve gurbet ayrımını menediyorum şehirlere, hasreti dokuyan şiirlere, bülbülü kanatan, dikenli güllü notalara. Ne de olsa Türkiye’m, tek yürek! Birliği, dirliği merhamet suyuyla mayalamak istiyorum, insanlık teknesinde. Bu minvalde altın saatlerde olduğumuzu hatırlatarak AFAD yerel yönetimler kanalıyla şehirlere, can kardeş tayin ediyor. Örneğin, yedi tepeli şehrin can kardeşi, sınırdaki ay. Başkentim, şiirler şehriyle hemhâl. Fevkalade, güzel düşünce! Değil mi? Belli ki yaşamı söndürmeye meyletmiş çaresizlik hissinin tekâmülüne fırsat vermemek mahiyetinde. Müşerref oldum, Sayın Yetkili Düşünce! Kotarmak istiyorum zarafetinizi. Lütfen, yanlış anlamayın! Size eleştirmek değil gayem! Bir ütopya meraklısı da değilim. Afetzedelerin çoğul hisleri kaskatı donmuşken, refakatçisiz çocukluk (çocuklar) ortalıkta, boşlukta dolaşırken merhamet yasasının hangi yasağı yürürlüğü girmeli?” diye soruyorum.

Bir muhatap ararken soru işaretimi alaşağı eden bir masal duyuyorum. Buğdaya üşüşen güvercinleri anımsatan çocukluğa, öksüz çocuklara bir masal okunuyor Kızılay çadırları arasında. Kimsesizliğe başkaldıran isyancı da kim? “Benim, Ali’m. Cahit abin. A. Cahit Zarifoğlu. Antep, benim miracım bugün! Şairler Tepesi’nde söz verdim Nuri Pakdil’e.” Şehirleri AFAD eşleştiriyorsa şairleri de benim eşleştirmem gerektiğini anımsatmakta. Ekliyor: “Bu kez Laleli’den Antep’e uzanan bir tramvayda değil “travma”dayım, Cemal (Süreya) abi. Yazım yanlışı var sanmayın, yardım yanlısıyım. Kimsesizlikten, annesizlikten dudağı kuruyan kundaktaki bebek yüreğe, masal sütü yağdıran bir bulutum bugün. Bilirsin gökleri de masalları da çok severim.” Türk edebiyatının zarif şairinden afetzede çocukların isteği: “Babasızlığımın kanayan yerlerine de masal sürsem iyileşir mi, Cahit abi?” oluyor. “Neden olmasın, İşaret Çocukları?” Yeter ki umudumuz acımızdan büyük olsun. Zarif abinin zarafeti, afet karşısında bir çığır açıyor: Psikolojik travmayı ivedikle uğurlamak ve korkunun ufkunu küçültüp silmek için çocukluğa masal okumaya davet ediyor. Vatandaşlık görevimi ifa ederek huşû içinde masal okuyorum. Belediyelerin kurtarma ekipleri enkaz başında çıt çıkmasın istiyor o ân. Yaşam belirtisi duymak arzusu içindeler. Bir varmış bir yokmuş, bir papağanın sesine takılan iki hayat varmış derken enkazdan bir sevinç yükseliyor, görülmeye değer. Masal göklerinden Antep’e uçan bir papağan, anneyi ve onun kızını yaşatmaya vesile olur mu? Neden olmasın. Gayret, şayet kader küllerini harlandıran dayanışma rüzgârıysa yaşa(t)mak kaçınılmaz olur. Bu durumda kader, gayrete meftun olmasın da ne yapsın?

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız.

Mardin Nusaybin Akarsu Çok Programlı Anadolu Lisesi

Yorumlar (0)
Resimsiz
Yorumunuz en az 10 karakter olmalıdır.(0)