Faruk Nafız Çamlıbel Han Duvarları Sözlük Çalışması
-Pakize kokulu çevrimiçi sözlüğü
Adak : Adanılan şey; nezir
* Örnek: Sınavı kazanırsa kurban keseceğine adak adadı.
Adem : Yokluk
* Örnek: O devirde şehirde bilginin ademi, cahilliğin yayılmasına yol açtı.
Ağartmak : beyazlaştırmak
* Örnek: Çamaşırları iyice temizleyip bembeyaz ağartmak için özel deterjan kullandı.
Ağartmak : Kuyumculukta gümüşü temizlemek
* Örnek: Kuyumcu, kararan gümüş takıları parlatmak için kimyasallarla ağartmak işlemini yaptı.
Akis : evirme
* Örnek: Işığın prizmadan geçerek akis etmesi fizik dersinde incelendi.
Akis : evirtim
* Örnek: Sesin dalgalar halinde yayılması, bir akis olayıdır.
Akis : yankı
* Örnek: Dağlarda atılan bir çığlık, hemen etraftan güçlü bir akis buldu.
Akis : yansı
* Örnek: Gölün durgun yüzeyinde ağaçların net akisi görünüyordu.
Alaca : isim birkaç rengin karışımından oluşan renk
* Örnek: Pazar yerinde rengarenk, alaca meyve ve sebzeler tezgahlara dizilmişti.
Araz : felsefe: ilinek
* Örnek: Maddenin özü değişmezken, rengi ve kokusu gibi arazları değişkenlik gösterebilir.
Araz : tıp: belirti
* Örnek: Hastalığın teşhisi için doktor, görülen tüm arazları dikkatle not etti.
Aşmak : -den Yüksek, uzak veya geçilmesi güç bir yerin öte yanına geçmek
* Örnek: Zorlu bir tırmanıştan sonra dağın zirvesini aşmak büyük bir başarıydı.
Aşmak : -e Erkek hayvan dişiyle çiftleşmek
* Örnek: Çiftlikte koç, koyunu aşmak için çitlerden atladı.
Aşmak : -i geçmek
* Örnek: Aracın hızı, belirlenen yasal sınırı aştı ve ceza yazıldı.
Aşmak : -i Süre bitmek, sona ermek
* Örnek: Tanınan üç günlük süre doldu, artık beklememiz gereken bir şey kalmadı, süre aştı.
Aşmak : nesnesiz, argo Görünmeden kaçmak
* Örnek: Kalabalığın arasından sessizce sıyrılıp, kimseye görünmeden aşmak istedi.
Aygın baygın : Kendinden geçercesine âşık, vurgun olan, bitkin
* Örnek: Onu görünce genç kız, aygın baygın bir hâlde etrafa bakındı.
B
Bağ : 1. Bir şeyi başka bir şeye veya birçok şeyi topluca birbirine tutturmak için kullanılan ip, sicim, şerit, tel vb. düğümlenebilir nesne; bent, rabıt (I), rabıta
* Örnek: Eski ayakkabının kopan bağını bulmaya çalışıyordu.
Bağ : 2. Sargı bezi
* Örnek: Yarasına temiz bir bağ sardıktan sonra doktora gitti.
Bağ : 3. Demet
* Örnek: Pazardan kocaman bir bağ maydanoz alıp eve getirdi.
Bağ : 4. İlişki
* Örnek: Aile üyeleri arasındaki güçlü bağ hiçbir zaman kopmadı.
Bağ : 5. Kemikleri birbirine bağlamaya, iç organları yerinde tutmaya yarayan lif demeti
* Örnek: Doktor, dizindeki lif bağlarının zarar gördüğünü söyledi.
Bağ : 6. Bir halat üzerine atılan sağlam, düzgün ve istendiğinde kolayca çözülebilen her türlü düğüm
* Örnek: Denizci, gemiyi iskeleye sabitlemek için halata ustaca bir bağ attı.
Bağ : 7. Nota yazarken yan yana gelen aynı veya farklı değerdeki notaların birbirine bağlanarak çalınacağını belirtmek için yapılan yay biçimindeki işaret
* Örnek: Müzisyen, eserdeki notaları bağ işaretiyle birbirine bağlayarak akıcı çaldı.
Bağ : 8. Üzüm kütüklerinin dikili bulunduğu toprak parçası; çubukluk
* Örnek: Köyün hemen girişindeki geniş bağda harman zamanı başlamıştı.
Bağ : 9. Meyve bahçesi
* Örnek: Kışlık meyveleri toplamak için şehir dışındaki bağlarına gittiler.
Bağdaş : Sağ ayağı sol uyluğun, sol ayağı sağ uyluğun altına alarak oturma biçimi
* Örnek: Halının üzerine oturup ellerini dizlerine koyarak bağdaş kurdu.
Bağır : 1. göğüs
* Örnek: Derin bir nefes alıp, ellerini acıyan bağrına bastırdı.
Bağır : 2. ok yayın orta bölümü
* Örnek: Usta okçu, yayın bağrını gererek hedefe nişan aldı.
Bağır : 3. dağın orta bölümü
* Örnek: Kamp için dağın bağrında, rüzgardan korunaklı bir yer buldular.
Bağır : 4. ciğer bağırsak vb. vücut boşluklarında bulunan organların ortak adı; ahşa
* Örnek: Hekim, hastanın bağırlarındaki rahatsızlığı gidermek için ilaç yazdı.
Bağır : 5. Bir şeyin ortası, orta yeri
* Örnek: Tarlanın bağrında, tek başına duran yaşlı bir çınar ağacı vardı.
Bağır : 6. sine
* Örnek: Dertlerini ve sırlarını sadece bağrına saklayıp kimseye anlatmadı.
Baht : 1. yazgı
* Örnek: Herkes kendi bahtını yaşar, kaderden kaçılmaz derler.
Baht : 2. Rastlantıları düzenleyerek insanların iyi veya kötü yaşam sürmelerine neden olduğuna inanılan gizli güç; felek, talih
* Örnek: Bu talihsiz olaylar zinciri, sanki benim kötü bahtımın bir eseriydi.
Baht : 3. şans
* Örnek: Piyangoda büyük ikramiyeyi kazanmak için ona iyi baht diledik.
Baş başa : Başkaları olmadan birbirleriyle yalnız olmak
* Örnek: Önemli meseleleri görüşmek için odada baş başa kaldılar.
Belde : 1. kasaba
* Örnek: Küçük ve şirin beldede herkes birbirini tanırdı.
Belde : 2. mecaz Bir şeyin yaşandığı veya yaşatıldığı yer
* Örnek: Sanat ve kültürün bu beldede yeniden hayat bulduğunu gördük.
Beniz : Yüz
* Örnek: Gelen kötü haberle birlikte, adamın benzi bembeyaz kesildi.
Ç
Çalı : Böğürtlen, ahududu gibi küçük, dalları dibinden çatallanan ve sapları odunsu bitki
* Örnek: Yürüyüş yolunun kenarında dikenli çalılar uzanıyordu.
Çıngırak : 1. İsim Küçük çan
* Örnek: Kapının üzerinde asılı duran çıngırak, rüzgar esince hafifçe sallanıyordu.
Çıngırak : 2. İsim İçindeki tanelerin hareketiyle ses çıkaran metal nesne; çıngırdak
* Örnek: Çobanın koyunlarının boynunda küçük çıngıraklar vardı.
Çıngırak : 3. İsim İçindeki tanelerin hareketiyle ses çıkaran, saplı, metal çocuk oyuncağı
* Örnek: Bebek, elindeki rengarenk çıngırakla oynamaktan çok keyif aldı.
Çıkmaz : 1. İsim Sonu kapalı, çıkış yeri olmayan, hiçbir yere ulaşamayan yol, sokak
* Örnek: Evleri, dar ve karanlık bir çıkmaz sokağın sonunda bulunuyordu.
Çıkmaz : 2. sıfat, mecaz Çözüme ulaşmayan, çözüm yolu olmayan
* Örnek: Ekonomi, bu çıkmaz durumdan nasıl kurtulacak, kimse bilemiyordu.
Çıtırdamak : Çıtır çıtır ses çıkarmak
* Örnek: Şöminedeki odunlar yavaş yavaş yanarken hoş bir şekilde çıtırdamaktaydı.
D
Der-(mek) : Bir araya getirmek, toplamak
* Örnek: Çiftçi, gün batmadan bütün ürünleri ambarda derip bir araya getirdi.
Derebeyi : Topraklarını derebeylik düzenine göre yöneten kimse; kont
* Örnek: Orta Çağ'da bu bölgenin yönetimini elinde bulunduran güçlü bir derebeyi vardı.
Deva : çare
* Örnek: Hastalığına bir türlü deva bulamayınca morali çok bozuldu.
Dört bucak : Her taraf, her yer
* Örnek: Elimde saz, dört bucağı gezerek halka türkülerimi söyledim.
Düzlük : Alan
* Örnek: Futbol sahası için geniş ve çim kaplı bir düzlük seçilmişti.
E
Emel : Gerçekleştirilmesi zamana bağlı istek
* Örnek: En büyük emeli, bir gün kendi kitabını yayımlamak ve okurlarla buluşmaktı.
Etek : 1. Bedenin belden aşağısına giyilen, değişik biçimlerde, genellikle kadın giysisi; eteklik
* Örnek: Yazlık bir gömleğin altına rengarenk, uçuş uçuş bir etek giydi.
Etek : 2. Giysinin belden aşağıda kalan bölümü
* Örnek: Uzun ceketinin etekleri, rüzgarda hafifçe dalgalanıyordu.
Etek : 3. Giysinin alt kenarı
* Örnek: Yere sürtünmesin diye elbisesinin eteğini biraz kısalttı.
Etek : 4. Çadır, kanepe örtüsü gibi kumaştan olan şeylerin yere sarkan bölümü
* Örnek: Çadırın eteklerini iyice yere sabitleyerek rüzgara karşı önlem aldılar.
Etek : 5. Dağ, tepe, yığın vb. yamaçlı şeylerin alt bölümü
* Örnek: Kamp alanını, dağın eteklerinde, rüzgardan korunaklı bir yere kurdular.
Etek : 6. Yağmur sularının, çatının bazı yerlerinden içeri sızmasını önlemek için yapılan saç örtü
* Örnek: Çatıdaki demir eteğin paslandığını görünce tamir edilmesi gerektiğini anladı.
Etek : 7. edep yeri
* Örnek: Bu anlam, özel ve mahrem bir bölgeyi işaret ettiği için örnek cümle verilmemiştir.
Evliya : Ermiş
* Örnek: Anadolu'nun dört bir yanında sayısız evliya olduğuna inanılır.
F
Fani : 1. Sıfat : ölümlü
* Örnek: Dünya hayatı fani, asıl olan öteki dünyadır.
Fani : 2. isim, mecaz : insan
* Örnek: Bu dünyadaki her fani, bir gün toprakla buluşacaktır.
Fecr : Şafak sökmesi, gün ağarması.
* Örnek:Taa fecre dek senin gelmeni bekledim.
Fırtına : 1. isim, meteoroloji: Rüzgar çizelgesinde hızı 34-40 deniz mili olan ve kuvveti 8 ile gösterilen, genellikle yağmur getiren güçlü rüzgâr
* Örnek: Meteoroloji, bölgede öğleden sonra şiddetli bir fırtına beklendiğini duyurdu.
Fırtına : 2. isim: Bu rüzgârın denizde veya kum çöllerinde yarattığı dalgalanma
* Örnek: Denizdeki fırtına, balıkçı teknelerini limana dönmeye zorladı.
Fırtına : 3. isim, mecaz: Güç atlatılan kötü durum
* Örnek: Ülke, yıllarca süren ekonomik fırtınanın etkilerini hala hissediyordu.
Fırtına : 4. isim, mecaz: Karşıt düşünce veya durumların yarattığı karışıklık, sıkıntı
* Örnek: Şirketin yönetim kurulunda çıkan fırtına, herkesi şaşkına çevirdi.
G
Garip : 1. Kimsesiz, zavallı olan
* Örnek: Köşede oturan o yaşlı ve garip adama herkes acıyarak baktı.
Garip : 2. Yabancı, gurbette yaşayan; elgin
* Örnek: Uzak diyarlardan gelen bu garip yolcu, köyde misafir edildi.
Garip : 3. acayip
* Örnek: Dün gece gökyüzünde çok garip ve tanımlanamayan bir ışık görmüşler.
Garip : 4. Şaşılacak bir şey karşısında söylenen söz
* Örnek: "Bu nasıl olur? Garip!" diye mırıldanarak duyduğuna inanamadı.
Garip : 5. Dokunaklı, hüzün veren
* Örnek: Kemancının çaldığı melodi, insanın içini burkan garip bir hüzün taşıyordu.
Geçit : 1. isim: Geçmeye yarayan yer, geçecek yer
* Örnek: Dağın yamacından şehre ulaşmak için dar bir geçit kullanmaları gerekiyordu.
Geçit : 2. isim: Coğrafya İki dağ arasında dar ve uzun yol; argıt, derbent
* Örnek: Tarih boyunca ordular, bu stratejik dağ geçidini ele geçirmeye çalışmışlardır.
Gitgide : Zarf gittikçe
* Örnek: Çalışmalarının artmasıyla birlikte, sınav stresi gitgide büyüyordu.
Gönül : 1. Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. duyguların kaynağı; içeri, yürek, dil (II), kalp
* Örnek: Bütün iyi niyetler ve güzel dilekler onun gönlünden geliyordu.
Gönül : 2. İstek
* Örnek: Yemek konusunda o an ne gönlü çekerse onu yapmaya karar verdi.
Gönül : 3. Sine
* Örnek: Dertlerini ve sırlarını sadece gönlüne saklayıp kimseye anlatmadı.
Gurbet : Doğup yaşanılmış olan yerden uzak yer
* Örnek: Yıllarını gurbet elde çalışarak geçirmişti, sıla özlemi hep içindeydi.
H
Hal : 1. çözme çözülme
* Örnek: Matematik problemini tek başına halletmek için saatlerce uğraştı.
Hal : 2. çözüm
* Örnek: Karşılaşılan sorunun bir an önce hali için acil toplanma kararı alındı.
Hal : 3. eritme
* Örnek: Kimyager, katı maddeyi ısıtarak sıvı hale getirme işlemini başlattı.
Hal : 4. Karışık bir sorunun içinden çıkma, sonuca varma
* Örnek: Aile arasındaki karmaşık miras sorununu nihayet hallederek sonuca vardılar.
Han : Doğu
* Örnek: Han'dan gelen tüccarlar, ipek ve baharat getirmişti.
Hancı : Han işleten kimse
* Örnek: Yorgun yolcular, hancının hazırladığı sıcak yemeği yediler.
Hat : 1. İsim : çizgi
* Örnek: Kağıdın üzerine düzgün bir hat çekmek için cetvel kullandı.
Hat : 2. İsim : yazı (I)
* Örnek: Divan şairlerinin el yazmaları, okunması zor, süslü bir hat ile yazılmıştı.
Hat : 3. İsim Ulaşım sağlayan bir taşıtın uğradığı yerlerin bütünü
* Örnek: Otobüs, şehrin ana caddeleri üzerinde belirlenen bu hatta çalışıyordu.
Hat : 4. İsim Elektrik akımı taşıyan tel veya kablo sistemi
* Örnek: Fırtına nedeniyle yüksek gerilim hatlarında arıza meydana geldi.
Hat : 5. İsim : kanal
* Örnek: İki ülke arasında diplomatik bir hat oluşturularak görüşmeler başlatıldı.
Hat : 6. İsim Savunma veya saldırma amacıyla bir araya getirilmiş asker dizisi
* Örnek: Düşman kuvvetleri, ön hattaki savunmayı geçmekte zorlanıyordu.
Hat : 7. İsim Arap alfabesiyle güzel yazı yazma sanatı ve bu biçimde yazılmış yazı
* Örnek: Cami duvarlarını süsleyen eşsiz hat sanatı örnekleri hayranlık uyandırıyordu.
Hat : 8. İsim Yüzü biçimlendiren çizgi veya kırışıklık
* Örnek: Yılların yorgunluğu, annesinin yüzüne derin hatlar olarak işlemişti.
Hat : 9. İsim : biçim (II)
* Örnek: Yeni mobilyanın modern ve sade hatları, salona ayrı bir hava katmıştı.
Hayal : 1. Zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey
* Örnek: Yoksulluktan kurtulup zengin olma hayaliyle yaşayıp gidiyordu.
Hayal : 2. Belli belirsiz görülen şey; gölge
* Örnek: Uzaktan gelen sisin içinde bir insan hayali belirir gibi oldu.
Hayal : 3. görüntü
* Örnek: Suyun hayali, gerçeğinden daha güzel ve net görünüyordu.
Hayal : 4. imge
* Örnek: Şair, şiirlerinde kullandığı güçlü hayallerle okuyucuyu derinden etkiledi.
Hayal : 5. görüntü
* Örnek: İnsanın aynadaki hayali, yaşlılığın izlerini taşıyordu.
Haydut : Silahlı soygun yapan, yol kesen kimse; harami, şaki
* Örnek: Dağları mesken tutan haydutlar, ticaret kervanlarını tehdit ediyordu.
Hazin : hüzünlü
* Örnek: Yaşlı adamın gözlerindeki hazin ifade, herkesi derinden etkilemişti.
Hisar : Bir şehrin veya önemli bir yerin korunması için taştan yapılmış, yüksek duvarlı ve kuleli, çevresinde hendekler bulunan küçük kale
* Örnek: Askerler, eski hisarın yüksek kulelerinden şehri gözetliyorlardı.
Hisar : Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam
* Örnek: Konserde, usta sanatçı Hisar makamından bir eser icra etti.
Hisar : Klasik Türk müziğinde re diyez notası
* Örnek: Bestekar, notaları yazarken eserine bir Hisar eklemesi yaptı.
Hudut : 1. sınır
* Örnek: İki ülke arasındaki hudut, sıkı güvenlik önlemleriyle korunuyordu.
Hudut : 2. Bir şeyin varabildiği en son nokta
* Örnek: Bilim insanları, insan bilgisinin hudutlarını zorlayan araştırmalar yapıyordu.
Höyük : 1. isim Tarih boyunca türlü nedenlerle yıkılan yerleşme bölgelerinde, yıkıntıların üst üste birikmesiyle oluşan ve çoğu kez içinde yapı kalıntılarının gömülü bulunduğu yayvan tepe
* Örnek: Arkeologlar, bu höyükte binlerce yıllık uygarlığa ait kalıntılar buldu.
Höyük : 2. isim Toprak yığını, küçük tepe
* Örnek: Tarlanın kenarındaki küçük höyük, köylüler tarafından dinlenme yeri olarak kullanılırdı.
Hüzün : Gönül üzgünlüğü; melankoli
* Örnek: Yaşlı adamın gözlerinde, yılların getirdiği derin bir hüzün vardı.
I
Islık : Dudakların büzülmesiyle veya parmağın dil üzerine getirilmesiyle çıkarılan ince ve tiz ses
* Örnek: Çoban, koyunları bir araya toplamak için keskin bir ıslık çaldı.
İs : 1. İsim Dumanın değdiği yerde bıraktığı kara leke
* Örnek: Şöminenin etrafındaki duvarda, dumanın bıraktığı kalın bir is tabakası oluşmuştu.
İs : 2. isim Yakıtın tam yanmamasından oluşan, dumanla yükselen kömürleşmiş tanecikler
* Örnek: Sobanın tam yanmaması nedeniyle havaya yoğun bir is kokusu yayıldı.
İs : 3. İsim sürme
* Örnek: Kadın, gözlerine siyah is çekerek daha etkileyici bakışlara sahip oldu.
K
Kaptırmak : 1. -e, -i Bir şeyin ele geçirilmesine, kapılmasına yol açmak
* Örnek: Dikkatsizliği yüzünden cüzdanını yankesicilere kaptırmak zorunda kaldı.
Kaptırmak : 2. -e, -i Vücudun herhangi bir organı, bir kaza sonucunda makine tarafından ezilmek veya koparılmak
* Örnek: Fabrikadaki iş kazasında elini makineye kaptırmak tehlikesi atlattı.
Kaptırmak : 3. -e, -i, mecaz Yanlış bir davranış sonucu birine uygun imkânı sağlamak, fırsat vermek
* Örnek: Tartışmada kendini savunmak isterken, yanlış bir sözle kozu rakibine kaptırmak talihsizliği yaşadı.
Kaptırmak : 4. -e, -i, mecaz Elinden kaçırmak
* Örnek: Büyük bir aceleyle koşarken, önemli evrakları rüzgâra kaptırmak üzereydi.
Kervan : 1. İsim Uzak yerlere yolcu ve ticaret eşyası taşıyan yük hayvanı katarı
* Örnek: Çölü aşan uzun bir kervan, ufukta toz bulutuyla görünmeye başladı.
Kervan : 2. İsim, mecaz Toplu olarak birbiri ardınca gelen şeyler
* Örnek: Yağmurdan sonra gökyüzünde, yavaş yavaş ilerleyen bulut kervanları vardı.
Kervansaray : Ana yollarda kervanların konaklaması için yapılan büyük han
* Örnek: İpekyolu üzerinde bulunan tarihi kervansaray, yüzlerce yıl ticaretin merkezi olmuştu.
Kırbaç : isim
* Örnek: At terbiyecisi, hayvanı yönlendirmek için elindeki kırbaçı kullandı.
Kırışık : 1. Sıfat Kırışmış olan
* Örnek: Uzun süren uykusuzluktan sonra yüzü oldukça kırışık görünüyordu.
Kırışık : 2. isim Kırışmış yer; büzüşük, kırışıklık
* Örnek: Elbisesindeki kırışıkları gidermek için hemen ütüye ihtiyacı vardı.
Kırışık : 3. isim Deride esnekliğin kaybolmasından oluşan kıvrım
* Örnek: Yaşlı kadının ellerindeki derin kırışıklar, zorlu bir hayatın izleriydi.
Kişnemek : At bağırır gibi yüksek ses çıkarmak
* Örnek: Uzakta duyulan kişnemek sesi, çiftliğe yeni bir atın geldiğini haber veriyordu.
Kudret : 1. Bir işi yapabilme, bir direnmeyi yenme gücü; çıdam
* Örnek: Her zorluğun üstesinden gelecek kudrete sahip olduğunu biliyordu.
Kudret : 2. İstediğini yaptırabilme gücü
* Örnek: Ülke, askeri ve ekonomik kudretiyle bölgede söz sahibiydi.
Kudret : 3. Maddi bakımdan zenginlik
* Örnek: O aile, sahip olduğu büyük kudret sayesinde hayır işlerine destek oluyordu.
Kudret : 4. Allah yapısı
* Örnek: Doğanın muhteşem dengesi, ilahi bir kudretin eseriydi.
Kudret : 5. Allah’ın bütün varlığı kapsayan gücü
* Örnek: Kâinattaki düzen, Allah’ın sınırsız kudretini gösterir.
Kudret : 6. Allah’ın her şeye kadir olması, dilediği her şeyi yapması şeklinde tecelli eden sıfatı
* Örnek: Müminler, Allah'ın her şeye kudretinin yeteceğine yürekten inanırlar.
M
Menzil : 1. Yolculukta dinlenmek amacıyla durulan veya konaklanan yer; çalım
* Örnek: Uzun yoldan gelen atlılar, geceyi geçirmek için ilk menzile ulaştılar.
Menzil : 2. İki konak arasındaki uzaklık
* Örnek: İki köy arasındaki menzil, hızlı bir atla yaklaşık iki saat sürüyordu.
Menzil : 3. Atla yapılan yolculukta bir günlük yol
* Örnek: Planlarına göre bu menzili tamamlayıp akşama büyük şehre varmayı hedefliyorlardı.
Menzil : 4. Bir merminin ulaşabildiği uzaklık; erim
* Örnek: Yeni tüfeğin menzili, eskisinden çok daha uzundu.
Menzil : 5. Ordunun cephe gerisi işlerinin bütünü
* Örnek: Savaş sırasında menzil hizmetleri, askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak için hayati önem taşırdı.
Menzil : 6. At değiştirmek veya konaklamak için kervanların ve posta tatarlarının indikleri bina veya han
* Örnek: Posta tatarları, yoruldukları zaman bu menzilde atlarını dinlendirirlerdi.
Menzil : 7. Ok atma yarışlarında erişilen mesafe
* Örnek: Okçu, attığı okun menzilini sürekli geliştirmeye çalışıyordu.
Menzil : 8. Osmanlı Devleti’nde resmî haberleşmeyi sağlayan posta teşkilatı
* Örnek: Padişahın fermanları, Menzil teşkilatı aracılığıyla ülkenin dört bir yanına ulaştırılırdı.
Meşin : isim
Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız.



















