12 Mart İstiklal Marşı'nın Kabulu
ALLAH BU MİLLETE BİR DAHA İSTİKLAL MARŞI YAZDIRMASIN. (M. AKİF ERSOY)
İSTİKLAL MARŞI'NIN YAZILIŞ SÜRECİ
Millî Mücadele Dönemi zorlu şartlar altında devam ederken milletin içinde bulunduğu durumu ve sahip olduğu mücadele ruhunu yansıtacak bir marşa ihtiyaç duyulmuştu. Buna istinaden düzenlenen yarışmada istenen nitelikte bir eserle karşılaşılamayınca Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, dönemin ruhundan en iyi anlayan ve bunu eserlerine başarıyla yansıtan bir sanatçı olan Mehmet Âkif Ersoy’dan millî bir marş yazmasını istedi. Mehmet Âkif, sahip olduğu yüce ve mütevazı şahsiyetle ödül karşılığı olmaması kaydıyla bu teklifi kabul etti. Yazdığı eser Mecliste ayakta alkışlanacak kadar çok beğenildi ve Büyük Millet Meclisi tarafından yeni kurulan devletin marşı olarak 12 Mart 1921’de kabul edildi.( talim Terbiye Kurulu web sitesinden alıntıdır.)
İSTİKLAL MARŞI'NIN BESTELENMESİ
İstiklal Marşı’nın kabul tarihi olan 12 Mart 1921 ile resmi bestesinin belirlenmesi arasında yaklaşık iki senelik bir zaman dilimi bulunmaktadır. Bu süreçte değişik müzisyenler tarafından bestelenmiş çok sayıda eser ülkenin çeşitli yerlerinde İstiklal marşı olarak icra edilmiştir. Resmi bestenin belirlenmesi amacıyla yapılan birkaç başarısız girişimin ardından, 12 Şubat 1923 tarihinde Maarif Vekâleti tarafından İstanbul Maarif Müdürlüğü’nde bir komisyon kurularak resmi besteyi tespit etmesi kararlaştırılmış, kurulan bu komisyon çalışmalarını Temmuz 1923’te tamamlamış ve Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini resmi beste olarak belirlemiştir. Fakat bir müddet sonra Ali Rıfat Çağatay’ın eserinin resmi beste statüsü kaldırılmış ve ilerleyen dönemde O. Zeki Üngör’ün bestesi resmi marş olarak kabul edilmiştir.(https://iupress.istanbul.edu.tr/tr/book/kabulunun-100-yilinda-istiklal-marsi-ve-mehmet-akif/chapter/istiklal-marsi-resmi-bestesinin-tespit-sureci-ve-zati-arcanin-istiklal-marsi-layihasi)
Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım,
Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhumücerret gibi yerden naaşım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!
Video haberi görüntülemek için buraya tıklayınız.




















